Türk İnsanının Marka Algısı Neden Farklı?
Biz atasözlerinin bolluğuyla meşhur bir milletiz.
Sanki yememiş içmemiş, hayatı gözlemlemiş, sonra da bunu birkaç kelimeye sığdırıp kuşaktan kuşağa aktarmışız.
"Damlaya damlaya göl olur."
"Ne ekersen onu biçersin."
"Ağaç yaşken eğilir."
Liste uzayıp gider.
Mükemmel dilimiz Türkçe'nin ve kültürel mirasımızın bunda büyük payı olduğu tartışılmaz.
Ama galiba bu kabiliyet bize başka bir şey daha kazandırmış:
Söz söyleme alışkanlığı.
Büyükler konuşur, küçükler dinler.
Fikrimizi çoğu zaman bilgi sahibi olduğumuz için değil, fikrimiz olduğu için söyleriz.
Bir konu açıldığında mutlaka bir yorumumuz vardır.
Hatta bazen yorumlarımız bilgilerimizin önüne geçer.
Haddimi aşmadan küçük bir sosyolojik tespitte bulunayım.
Nikâh memuru ciddiyetiyle ilan ediyorum:
Türk insanı ile fikir beyan etmek arasında kutsal bir birliktelik vardır.
Burada bulunanları, atasözlerinin verdiği yetkiye dayanarak karı koca ilan ediyorum.
Hayatımız boyunca sayısız sohbet yaparız.
Alıntılarla süslenmiş.
Fikirlerle zenginleştirilmiş.
Yorumlarla derinleştirilmiş.
Peki aynı şeyi markalar için söyleyebilir miyiz?
Bir an durup düşünelim.
Marka dendiğinde aklımıza ilk hangi isimler geliyor?
Ve daha önemlisi...
Bu isimlerin kaçı yerli?
Bir başka soru daha soralım.
Dünyanın en bilinen markalarından bazılarının kuruluş hikâyelerini ezbere biliyoruz.
Bir hamburger markasının nasıl kurulduğunu biliyoruz.
Bir teknoloji girişiminin hangi garajda doğduğunu biliyoruz.
Bir spor ayakkabı markasının ilk satışını nasıl yaptığını biliyoruz.
Peki kendi markalarımızın hikâyelerini ne kadar biliyoruz?
Türkiye'de kurulmuş kaç markanın kuruluş hikâyesini çocuklarımıza anlatabiliyoruz?
Kaçını okul kitaplarında okuduk?
Kaçıyla gurur duymayı öğrendik?
Daha da geriye gidelim.
Milli hafızamızda marka kavramı kaç yıllık bir geçmişe sahip?
Osmanlı döneminde faaliyet göstermiş kaç ticari markayı hatırlıyoruz?
Kaçını biliyoruz?
Kaçını araştırıyoruz?
Aslında bu soruların cevabı bize marka algımızın neden farklı olduğunu da anlatıyor.
Çünkü bizim tarihimiz, Avrupa'nın birçok ülkesi gibi yüzyıllar boyunca ticaret etrafında şekillenmedi.
Bizim hafızamızda tüccardan önce asker vardır.
Markadan önce devlet vardır.
Şirketten önce millet vardır.
Göçebe kültürün, sınır korumanın ve hayatta kalma mücadelesinin şekillendirdiği bir geçmişten geliyoruz.
Belki bu yüzden marka üretmekten önce ihtiyaç karşılamayı öğrendik.
Önce sofraya ekmek koymayı öğrendik.
Önce ailemizi geçindirmeyi öğrendik.
Önce ayakta kalmayı öğrendik.
Bunlar küçümsenecek şeyler değil.
Tam tersine, bu coğrafyada yaşamış herkesin saygı duyması gereken gerçekler.
Ancak marka üretmek başka bir şey.
Marka üretmek sadece ürün üretmek değildir.
Marka üretmek bir hikâye oluşturmaktır.
Bir kültür inşa etmektir.
Bir fikri dünyanın farklı ülkelerine ihraç etmektir.
Başka insanların sizi tercih etmesini sağlamaktır.
Küresel ekonomiden pay almaktır.
Belki de bu yüzden üç marka saymamız istendiğinde çoğumuz yabancı markalarla başlıyoruz.
Çünkü marka kavramını çoğu zaman tüketici olarak deneyimledik.
Üretici olarak değil.
Ama burada güzel bir haber var.
Kurallar değişiyor.
Hem de çok hızlı değişiyor.
Bugün dünyanın en değerli markalarından bazıları bundan yalnızca on veya on beş yıl önce hayatımızda bile yoktu.
Yeni nesil teknoloji şirketleri.
Dijital platformlar.
Yapay zekâ girişimleri.
İçerik markaları.
Milyarlarca dolarlık değerler üreten birçok şirket, geleneksel sanayi devlerinin yüzyıllarca süren yolculuğunu birkaç yılda tamamladı.
Bu nedenle artık geçmişe bakıp mazeret üretmenin bir anlamı yok.
Çünkü marka üretmek için eskisinden çok daha fazla fırsatımız var.
Bilgiye ulaşmak daha kolay.
Pazarlara ulaşmak daha kolay.
Dünyaya ulaşmak daha kolay.
Eksik olan şey bilgi değil.
Bakış açısı.
Sabır.
Planlama.
Ve uzmanlığa duyulan saygı.
Bazen markalaşmayı logo sanıyoruz.
Bazen reklam sanıyoruz.
Bazen sosyal medya sanıyoruz.
Oysa marka dediğimiz şey yıllar boyunca verilen doğru kararların toplamıdır.
İşte bu yüzden geleceğe biraz daha umutla bakıyorum.
Çünkü Türkiye artık sadece tüketen değil, üreten bir nesil yetiştiriyor.
Sadece satın alan değil, geliştiren insanlar yetiştiriyor.
Sadece takip eden değil, yön veren girişimciler çıkarıyor.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şu:
Neden dünyanın yeni markalarından biri Türk markası olmasın?
Ben bunun önünde kültürel bir engel görmüyorum.
Yeter ki fikirlerimizi konuştuğumuz kadar, onları hayata geçirmeyi de öğrenelim.
Çünkü atasözleri güzel şeylerdir.
Ama dünyayı değiştirenler, sonunda kendi sözünü yazabilenlerdir.