Antalya'nın Görünmeyen İhracatı: Spor
Tıpkı her işte olduğu gibi bazıları bakar, bazıları ise yapar.
Antalya'da spor turizmi üzerine konuşanları da uzun yıllardır görüyorum, bu iş için emek verenleri de.
Bu nedenle bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum.
Biz ilginç bir milletiz.
Ticareti çoğu zaman atalardan değil komşulardan öğreniyoruz.
Bu cümle ilk bakışta eleştiri gibi gelebilir ama aslında tarihsel bir gerçekliğin sonucu.
Avrupa'nın birçok bölgesinde ticaret kültürü yüzlerce yıl boyunca aileler, loncalar ve kuşaklar arasında aktarılmıştır. Bugün Almanya'da, Hollanda'da veya İtalya'da faaliyet gösteren bazı şirketlerin geçmişi birkaç yüzyıla kadar uzanabiliyor. Ticaret sadece para kazanma biçimi değil, aynı zamanda kültürel bir miras olarak nesilden nesile aktarılmış durumda.
Anadolu'da ise durum farklı gelişti.
Cumhuriyet öncesinde ticaret hayatının önemli bölümü belirli toplulukların kontrolündeydi. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte ekonomik hayat daha geniş kitlelere yayıldı ve Türk girişimciliği yeni bir ivme kazandı. Bu çok değerli bir dönüşümdü. Ancak doğal olarak yüzyıllar boyunca oluşmuş ticaret reflekslerini birkaç kuşakta oluşturmak mümkün değildi.
Bu yüzden birçok sektörde olduğu gibi spor turizminde de gelişim çoğu zaman gözlemleyerek, kopyalayarak ve örnek alarak gerçekleşti.
Bugün özellikle futbol turizmi alanında faaliyet gösteren birçok şirketin hikâyesine baktığınızda benzer bir tablo görürsünüz.
Bir yerde çalışan ayrılır, kendi şirketini kurar.
Bir model başarılı olur, başkaları tarafından uygulanır.
Aslında bunda yanlış olan bir şey yoktur.
Sorun başka yerde başlar.
Antalya'nın çok kısa geçmişte tanıştığı turizm sektörü zaman içerisinde kendine özgü bazı refleksler geliştirdi.
Bunların en tehlikelisi ise günü kurtarmaya odaklanan bakış açısı oldu.
Uzun yıllar boyunca turizm, bazı çevrelerde neredeyse "müşteri gelsin, para bıraksın, sezon bitsin" mantığıyla değerlendirildi.
Planlama, markalaşma, sürdürülebilirlik ve uzun vadeli destinasyon yönetimi çoğu zaman ikinci planda kaldı.
Oysa dünyanın başarılı turizm merkezlerine baktığımızda bambaşka bir yaklaşım görüyoruz.
Onlar otel satmıyor.
Deneyim satıyorlar.
Yatak satmıyorlar.
Hikâye satıyorlar.
İşte spor turizmi tam da burada devreye giriyor.
Çünkü spor turizmi sabır ister.
Emek ister.
Kalite ister.
Planlama ister.
Ve en önemlisi, sonuç almak için yıllarca beklemeyi göze almayı gerektirir.
Belki de bu yüzden Antalya'da spor turizmi, sahip olduğu potansiyele rağmen olması gereken hızda gelişemiyor.
Tam gelişecekken bir şey oluyor.
Son günlerin popüler ifadesiyle söyleyelim:
Tam gelişecekken bir gülme geliyor.
Oysa Türkiye'nin ihracata her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz.
Ve ihracat dediğimiz şey sadece fabrikalardan çıkan ürünlerden ibaret değil.
Bir bisiklet yarışına katılmak için Antalya'ya gelen sporcu da ihracattır.
Bir triatlon kampına gelen takım da ihracattır.
Bir maraton için uçak bileti alan turist de ihracattır.
Bir hafta boyunca kentte konaklayan sporcu ailesi de ihracattır.
Üstelik bunlar bacasız sanayi tanımının bile ötesinde bir değere sahiptir.
Çünkü beraberlerinde tanıtım getirirler.
İmaj getirirler.
Uluslararası görünürlük getirirler.
Bugün Antalya'da onlarca uluslararası spor organizasyonu gerçekleştiriliyor.
Yüzlerce takım ağırlanıyor.
Dünyanın dört bir yanından sporcular geliyor.
Milyonlarca kişiye ulaşan içerikler üretiliyor.
Bunların bir kısmını ben de organize ediyorum.
Bu nedenle sektörün tam ortasında bulunan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, Antalya'nın spor turizmine yaptığı toplam yatırımın etkisi çoğu zaman yeterince ölçülmüyor.
Hatta bazen üzülerek görüyorum ki, kent adına yapılan tüm bu çalışmaların toplam ekonomik ve tanıtımsal etkisi, boş tribünlere oynayan bir futbol takımının yıllık bütçesi kadar bile konuşulmuyor.
Futbolun önemini küçümsediğim düşünülmesin.
Elbette güçlü futbol kulüpleri şehirler için önemli araçlardır.
Ancak araç ile amacı birbirine karıştırdığımızda sorun başlıyor.
Fraport TAV Antalya Havalimanı Genel Müdürü Deniz Varol'un çok sevdiğim bir sözü vardır:
"Organizasyonlar amaç değil, araçtır."
Asıl mesele tam da budur.
Amaç Antalya'nın uluslararası değerini artırmaktır.
Amaç daha fazla nitelikli ziyaretçi çekmektir.
Amaç dünyanın gözünde daha güçlü bir destinasyon markası oluşturmaktır.
Eğer spor organizasyonları bunu sağlıyorsa değerlidir.
Bugün futbol ve golf alanında elde ettiğimiz tecrübelerden önemli dersler çıkarmak zorundayız.
Özellikle bisiklet, triatlon, koşu, yüzme, doğa sporları ve benzeri alanlarda Antalya'nın önünde büyük fırsatlar bulunuyor.
Çünkü bu şehir sadece güneşiyle değil, coğrafyasıyla da spor üretmeye uygun.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şu:
Antalya spor organizasyonları yapan bir şehir mi olacak?
Yoksa spor sayesinde kendini dünyaya ihraç eden bir şehir mi?
Ben ikinci seçeneğin peşindeyim.
Eğer ihracatla ilgilenen varsa; fabrika kuranlara, sera kuranlara elbette saygımız sonsuz.
Ama spor turizminin savunma hattında da ciddi bir oyuncu açığımız var.
Allahını seven defansa gelsin.